TUNA
Yusuf Yerli

TUNA

Bazı dağlar var ki, taşıdıkları sadece coğrafî bir isim değildir; yüklendikleri efsanelerimizdir, destanlarımızdır, tarihimizdir.  Erciyes gibi, Ağrı gibi, Süphan gibi, Tanrıdağı gibi, Hira gibi, Sevr ve Uhut gibi, Arafat gibi.

 

Bazı nehirler de var ki, kahramanlıklarımızın destanıdır onda akan, hasretlerimizin çağıltısıdır duyduğumuz ses, akış yönü ideallerimize doğrudur, kızıl elmaya doğrudur; berraklığını inançlarımızdan devşirir, sevdâlarımızın tanığıdır onlar. Geçmişten ebede, akar giderler: Aras gibi, Volga gibi, Dicle gibi, Fırat gibi, Sakarya gibi, Nil gibi,  Tuna gibi.

 

Yahya Kemâl, “Türk’ün gönlünde dağ varsa Balkan’dır, nehir varsa Tuna’dır” diyor.

 

Ârif Nihat Asya

 

Toplar, gümbür gümbür döver burçları;
Burçlar düşer Tuna’ya!
İmdada koşarken başı taçlılar;
Taçlar düşer Tuna’ya!
Taçlısı, haçlısı bir olmuş, gelir;
Haçlar düşer Tuna’ya!
Gazâdır.. arada bizim saftan da
Koçlar düşer Tuna’ya!

 

Dizeleri ile Tuna boyunca yaşanmışlıkları bir film şeridi gibi canlandırır zihnimizde.

 

Yavuz Bülent Bâkiler ise yazdığı şiirde coğrafyamızın sınırlarını imler ve bastığın yerleri tanı, der.

 

Yüzyıllardan beridir Altaylar’dan Tuna’ya
Bizim türkülerimiz, der söylenen
Konuşulan dil bizim dilimizdir
Renk renk, nakış nakış uzayan toprak değildir,
Kilimlerimizdir…

 

Feyzi Halıcı ise Tuna’dan  Estergon’a bakar ve dudaklarından şu dizeler dökülür:

 

Bir serhat türküsüdür, dökülür,
Alabildiğine dudaklardan…
Kalelerden Estergon kalesi,
Mavi mavi tüter uzaklardan.

 

Destur almış nice küheylandır,
Zafer ala gözlü bir ceylandır.
Tuna, tuna değil tekmil kandır.
Akar durur şehit topraklardan.

 

 

 

“Osmanlı muhayyelesinde Nehir, Tuna’dır.” Kaç gündür tepeden kıyıdan, uzaktan yakından Tuna’yı seyre dalmışız ama O’na bir türlü dokunamamışız. Şimdi O’nunla halvet olma vaktidir.

 

 

 

İmparatorlukların altın kemeri: Tuna

 

“Tuna Nehri akmam diyor. Etrafımı yıkmam diyor. Şanı büyük Osman Paşa Plevne’den çıkmam diyor.” Biz bu türküyü dinleyerek büyüdük. Sadece Osmanlı’nın muhayyelesinde değil, bizim muhayyelemizde de Nehir denince Tuna canlanır.

 

Tuna “kaderine küsmüş” gayesiz bir vaziyette, Karadenize (biz buna kara bahtına da diyebiliriz) doğru akmaya devam ediyor.

 

Bugün Tuna onca uzunluğuna, onca debisine ragmen Hadım edilmiş bir nehir hüviyetinde. Su taşımacılığı’ndan öte, şehirleri süsleyen bir takı olmasından başka onda bir hayat emaresi görmek zor. Tuna Nehri akmıyor, Tuna Nehri taşmıyor, Tuna Nehri etrafında gezenlere, üstünden geçenlere bakmıyor. Tuna Nehri akmıyor gibi akıyor; sizin anlayacağınız Tuna “yaşamıyor gibi yaşıyor.” 

 

Tuna Nehri’nin, Karadeniz’e doğru etrafına taşarak, geçtiği yerlerde önüne çıkanı yıkarak çılgınca akışının nendi bir an önce Karadeniz’e kavuşmak değil;  İstanbulla buluşmak, Ayasofya’yı dünya gözüyle temaşa etmekti. Nasıl Karadeniz Hilal’i görünce bir an önce ona kavuşmak için çırpınıyorduysa, Tuna da öylesine coşuyordu. “Yol İstanbul’a, İslambol’a çıkmıyorsa o yolda akılır mı? Serin sularında akıncı atları sulanmıyorsa çoşmanın, taşmanın ne anlamı var?” Diyordu Tuna. Tuna’nın zikri de fikri de bu. Ruhu da bu. Bugün Tuna taşamıyor, coşamıyor: çünkü gem vurulmuş, tutuklanmış. Ruhu değil ama bedeni teslim alınmış vaziyette.

 

Tur teknesine binmiş, Tekne’den Budapeşte’nin iki yakasına doğru göz atıyorum. Tuna’nın derinliklerine doğru gözlerim kayıyor ve ben Tuna’da seyehata çıkacağıma Tun’a benim içimde akmaya başlıyor. Ben Tuna üzerine tefekküre dalıyorum. Tuna olup konuşuyorum. Yukarıda geçen satırlar bu iç konuşmasının bir yansıması olarak satırlara döküldü.

 

Avrupa’nın incisi, Osmanlı’nın Nazlısı Budapeşte’yi nehirden gezeceğiz. Geçtiğimiz her tarihi mekanın bir hikayesi var. Bu mekanlar kendi hikayelerini kendileri anlatıyor. Radyo sanatçıları sadece onları seslendiriyorlar. Tekne turumuz esnasında erkek spikerin anlattığı mekanların Buda tarafında olduğu, Bayan spikerin anlattığı eserlerin Peşte tarafında olduğunun farkına vardıysanız, şimdi hangi eser bize kendini takdim ediyor diye şaşırmazsınız. Yaklaşık on ayrı dilde seslendirme yapılmış. Sözkonusu dillere ait müzik eserlerini bekleme süresince dinleyebiliyorsunuz. Soğuk ikramlar cabası.

 

“Krallar Kenti Buda” ifadeleri ile şehir tanıtımı başlıyor.  Tuna kentin ana yoludur, diyor. Kenti dünyaya bağlayan ve zenginleştiren bir yol, diyor. Zaman oldu öfkelendi, etrafını yıktı ama bu yıkış kentin yenilenmesine, tazelenmesine de neden oldu diyor.

Tuna hem gurbetliklerin, hem de kurbetliklerin nehri.

Teknemiz ilk olarak Özgürlük heykelinin bulunduğu Gellért Tepesi yöneliyor. Tepenin eteklerinde Gellért’in bir anıtı bulunmakta. Anıtta Piskopos Gellert sağ elinde tuttuğu haç ile şehre giriş yapanları kutsuyor. Bu manevra ile biz de “kutsanmış”lar arasına girmiş oluyoruz adeta. Adamlar işe nereden başlanacağını biliyorlar. Daha önce kıyıdan tepeden gördüğümüz yerleri şimdi Tuna üzerinden farklı bir açıdan görüyoruz. Özgürlük köprüsünün altından geçip, Peşte tarafından harekete devam ediyoruz. Peşte kıyı boyunca hem neo barok eserleri, hem de modern binaları çokça görüyoruz. Buda tepelerinde ise baştan sona tarih var. Peşte tarafında Camdan yapılmış bir bina dikkatimi çekiyor. Bina Balina tipinde yapılmış. Modern oteller sıra halinde. ABD başkanı Buch’un konaklamasına izin vermeyen Otel de hemen karşımızda. Olay şöyle olmuş. Aylar önce bir grup otel’e rezervasyon yaptırmış. ABD Başkanı da bu oteli toptan kiralamak istiyor ve rezerve yapanların başka bir otele yönlendirilmesi isteniyor. Otel yöneticisi bu teklife sıcak bakmıyor. Rezervasyonu iptal etmiyor. Buşh ise başka bir otelde kalıyor. Otel yöneticileri ABD başkanını ağırlayamamanın yükünden kurtulmak için ilginç bir tanıtım atağına geçiyorlar. Bu otel o kadar statülü bir oteldir ki ABD başkanları bile kalabilmek için önceden rezervasyon yapmak durumundadır, imajını oluşturuyorlar.

13. yy’da yapılmış olan Buda sarayını selamlıyoruz.. Seçini tarafından yaptırılan Seçini köprüsünün altından geçiyoruz. Bu köprünün başka bir adı da aslanlı köprü. Seçini ismi Macaristan’da hemen her yerde geçiyor. Varlıklı bir aile.

Gözlerimiz Buda Kalesinde. Matitas Katedrali Balıkçılar tarabyası bizi selamlıyor. Tanıtım anansunda Katedral anlatılırken, Katedralin büyük kulesinden 150 yıl boyunca Ezan-ı Muhammedi’nin okunduğu söyleniyor. Bize bu bilgiyi rehberimiz vermemişti. Hayıflandım. Resmi Macar tanıtım bürosu bu gerçeği gizlemezken, “bizden” bir rehberin bu hakikate parmak basmamasına anlamaya çalışırken, Şaban abi’nin cep telefonundan Allahu Ekber sedaları duyulmaya başlandı. Tevafuk’un böylesi…Kule’nin burçlarından olmasa da yüreğimizin burçlarında biz yine ezanı duyduk, hissettik. Tuna’yı da özlediği sesle buluşturduk. Tuna Ezan’dan sonra sanki daha başka akmaya başladı gibime geldi.

 

Macar parlamente binasının hizasına geldik. 19.yüzyıla ait bu binayı kadraja sığdırmak çok zor. Londra’nın Parlamento Binası’ndan esinlenerek inşa edilmiş. Ülkenin en büyük binası ve Budapeşte'nin sembolü konumunda. Avrupa genelinde baktığımızda ise Almanya ve İngiltere'den sonra en büyük 3. parlemento binasıymış. Parlamentonun bulunduğu meydanın ismi Kossuth Meydanı. Meydana adını veren Lajos Kossuth babası Slovak, annesi Alman olan bir Macar milliyetçisi. 1896 yılında yapımına başlanmış. 17 yıl sürmüş. Her gün bin işçi çalışmış. 37 milyon taş kaplama yapılmış. Koridorların toplam uzunluğu 20 km’yi buluyormuş. Parelel iki parlementodan oluşuyor. Şimdi bir kanadı ziyaretlere açık, diğeri işlevini devam ettiriyor.

Budapeşte’nin önemli yerlerinden biri de Tuna nehrinde bulunan Margit adası. Margit Adası: Tuna nehrinin orta yerinde kocaman bir ada; 2,5km. Motorlu araç trafiğine kapalı; yaya olarak gezilebiliyor, ya da bisiklet ile. Tamamen orman alanı. Hafta sonları tüm şehir halkı akın ettiğinden kalabalık olurmuş. Bir spor tesisi, ilköğretim okulu, olimpik yüzme havuzu, bol sinek üremesine sebep olan ama nilüfer çiçekleri ile bezeli bir Japon bahçesi bulunur. Osmanlı zamanında Harem adası olarak kullanılmış. Bu nedenle Kızlar adası denmiş. Tavşan adası olarak da isimlendirilmiş. Kralların av sahası olarak kullanılmış.

Tekne Turu’ndan sonra, Viyana’ya doğru yola koyuluyoruz. Akşam yemeği yemiyoruz. Çünkü hala öğle yemeğini hazmetmiş değiliz. Ev sahibimiz Osman Şahbaz, bir hemşehrimize telefon ediyor, dürüm yaptırıyor. Yolda mola verince yeriz, diyor. Ne de olsa dört saate yakın bir yolculuk gözüküyor.

Budapeşte’den ayrılmak zor geliyor. Ama Viyana’ya doğru yola çıkmış olmak ve Viyana’yı görmek arzusu, bu ayrılık acısını bastırıyor. Viyana ile Budapeşte arasında bir bağ var. Budapeşte bir bakıma Viyana taklit edilerek yeniden inşa edilmiş bir şehir diyenler var. Viyana asılsa, Peşte kopya, deniyor. Buda ise bana göre bir tane.

Şöyle bir darbı mesel’den bahsediliyor: Ovalarda Floransa, Tepelerde Buda, Sularda Venedik.

 

“Ununu eleyip eleğini asmıştır, Budapeşte; ama emekli olmamıştır canlı ve dipdiri bir hayat sunar size diğer uyuz Avrupa şehirlerinin aksine… Heybesinde, Avrupa da vardır, Osmanlı da; Osmanlı kısmı biz Türklerin derin ilgisini çekmektedir. Balkanlar da vardır, Bolşevikler de … Hem baroktur, hem neo klasik, hem de modern… Çok görmüş, çok geçirmiştir, açık ara en güzel şehridir orta Avrupa’nın Budapeşte…Hatta kimine göre tüm Avrupa'nın...”

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Ahmet Köseoğlu TYB Konya Şubesinde Yeniden Başkan Seçildi
Ahmet Köseoğlu TYB Konya Şubesinde Yeniden Başkan Seçildi
BİR ŞAİRİN SERENCÂMI; KURGANLAR - Mustafa Uçurum
BİR ŞAİRİN SERENCÂMI; KURGANLAR - Mustafa Uçurum