Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, “Kâbe-i muzzama’nın etrafına dünyanın en büyük oteli ve AVM'ler yapılarak Kâbe adeta "esir" bırakılıyor.” Şeklinde bir açıklama yaptı. Aslında, Başkan, Hacc’ın ruhunu bozan durumlardan bahseden geniş açıklamalar yapmış; Mekke’nin “imarı”nı da bu arada zikretmiş. Gazetelerin çoğu “kabe’nin esareti” vurgusunu ön plana çıkarmış. Başkan Görmez etrafı dev kulelerle kuşatılmış Kabe görüntüsünün kendisinde uyandırdığı hissi dile getirmiş.
Kabe’nin “esareti”ni etrafındaki yapılaşma üzerinden okumak meselenin özünü kaybetmek olur. “Esaret” kavramı daha çok savaş sonrası ortaya çıkan siyasi bir sonucu tanımlamak için kullanılır.
****
Bu anlamda Kabe Osmanlı idaresinden çıktığı andan itibaren hem bir “işgal” hem de bir “esaret” durumu ile yüzyüzedir. Mekke ve Medine’nin bir an önce Suud işgal ve esaretinden kurtarılıp, ümmetin ortak iradesine teslim edilmesi gerekmektedir. Mekke ve Medine Tabii ve Tarihi fonksiyonlarını icra edebilecek bir muhtariyet konumu kazanabilmelidir.Nitelikli insan “göç”ünün önü açılmalı, Ensarlık ve Muhaceret durumları ve kurumları hayatiyet kazanmalı; buradan İslam Ümmeti önderliği tesis edilebilmelidir.
Kabe bir “kıyam” yeridir. Kıyam etmek ayaga kalkmak, yeniden dirilmek, demektir. Ümmetin dirilişi de Kabe merkezli olacaktır.
*****
Hz. İbrahim’in Kuşları meselesi bu konuda bize ilham vermektedir.
- Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için” demişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Bakara-260.
İslam ümmetinin bunca bölünmüşlüğüne, derbederliğine, aymazlığına bakıp ta Hz. İbrahim gibi “bu ümmet nasıl dirilecek, nasıl yek vucut olup, derlenip toparlanacak” diye sormayanımız yoktur.
Hacc bu sorunun cevabının içinde bulunduğu bir ibadettir.
Huccac’ın durumu parçalanıp dünyanın dört bir yanına dağıtılan başsız kuşların durumundan farksızdır. Kuşların İbrahim (as)ın çağrısı üzerine dirilip koştuğu gibi, ümmette kuş misali Hz. İbrahim’in çağrısına uyup, İsmaillerini kurban edecek denli Allah’a sadakatten şaşmaz, Allah’a Kurban olmak gibi bir şerefi İsmail (as) gibi arzular, Hacer annemiz gibi teslimiyet gösterirse; diriliş muhakkaktır. Kuşlar dirilecek yuvalarına döneceklerdir. Ağızlarındaki çakıl taşları ile Kabe’yi yıkmaya gelen Ebrehe ordusunu tarumar edecektir o kuşlar.
******
Kabe ve etrafının “edepsizce” tarumar ediliyor olması, kapitalizmin en sufli tezahürlerine Beytullah’ın boğduruluyor olması tam da “işgal” ve “esaret” psikolojisinin mekanda tezahürü olarak karşımıza çıkıyor.
Prof. Gülru Necipoğlu Cumhurbaşkanlığı himayesinde, Kayseri Büyükşehir Belediyesince düzenlenen Mimar Sinan konulu konferansta “Mimari’de Adab” konulu bir tebliğ sunmuştu. Bu sunumda dile getirdiği görüşlerini “Mimar Sinan Çağı” isimli Türkçe olarak yeni yayınlanan sekizyüz sayfalık kitabının ilgili bölümünde daha geniş olarak istifadeye sunmuş. Buradan hareketle söyleyecek olursak Kabe’ye, Mekke’ye yapılan kelimenin tam anlamıyla “edepsizlik” durumudur. Aslında edepsizlik sadece Kabe ve Mekke ya da Medine sözkonusu olunca tezahür eden bir davranış değil, neredeyse tüm Kadim kentlerimiz ve Mabetlerimiz vahşi bir saldırı altında “edepsizce” tarumar edilmektedir.
Nasıl Mekke bir İslam şehri denmesi için somut göstergelerden mahrum bırakılarak soysuz ve ne idiğü belirsiz bir silüete büründürülmüşse; benzer akıbet Mekke’den bir iz taşıyan, Medine’den bir nur yansıtan şehirlerimizin ve Mabetlerimizin kaderi de onlardan farksız durumdadır. Mekke’de yapılanın en zalimcesi, en edepsizcesi ve en zevksizcesi Kadim şehirlerimizde ve Mabetlerimizde de yapılmıştır, yapılmaktadır, yapılacaktır da.
Nasıl Müslüman şahsiyeti, Müslüman kimliği konusunda bir anomi, bir kaos yaşıyorsa İslam alemi; Şehirleri de, Mabetleri de, evleri de, sokakları da tam bir kaos, anomi, anarşi ve terör saldırılarına maruz bırakılmış durumdadır.
Hacıların belleğinde Kabe’den çok 550 metre yüksekliği ve daha bilmem neleri olan saat kulesi silüeti kalıyor. Tavaf edenler Kabe’den daha çok saat kulesini seyredip, fotoğraf çektiriyorlar.
Oysa Kabe şehre girişte ilk göze çarpan O olacak şekilde etrafı düzenlenirdi. Kabe’yi gölgeleyecek (elbette maddi anlamda. Manevi anlamda O’nu gölgeleyebilecek bir “şey” henüz bulunamadı, bundan sonra da bulunması mümkün değildir. Meselenin özü de burada yatmaktadır. Ruhunu bozamadığın “şey”in fizikini tarumar etmek. Olan budur.) hiçbir yapılaşmaya müsaade edilmezdi. Adap denen bir durum vardı. Adap edepden gelir, edepli olmak haddini bilmektir. Hadsizlik ise ümmetin ortak sorunudur.
