Başbakan Erdoğan, Fethullah Gülen için inziva mekanı olarak Kayseri’yi işaret etmişti. Dünkü yazımda Kayseri’nin inziva mekanlarını yazmıştım. Bugün ise İnziva sonucu ortaya çıkacak “eser”e işaret etmek üzere Köroğlu Destanı’ndan bahsedeceğim.
Halk edebiyatı çerçevesinde anlatılan hikayelerimizin ve destanlarımızın “gerçekliği” sorgulanır. Anlatılan olaylar bizzat yaşanmış mıdır, yoksa bu anlatılarla anlatılmak istenen başka bir “şey” mi vardır. Olay örgüsü yaşanmış olsun olmasın fark etmez. Eğer bir olay menkıbeleşerek, destanlaşarak, masallaşarak nesilden nesile aktarılmaya başlanmışsa o olay artık “kuş dili” kıvamına gelmiş olur ve arkaplan okuması yapılması kaçınılmazdır. Kıssadan Hisse çıkarmak elzem olmuştur.
Tasavvuf edebiyatının Seyr-i Suluk sürecinde yaşanan “nefsin halleri”ni betimlemek üzere bu anlatılardan faydalandığını izah etmeye gerek yoktur. Köroğlu efsanesinde geçen At da tam bir nefis tezkiyesi anlatımıdır. Nefsi Emmare’den nefsi Mutmainneye yapılan yolculuğun hikayesi vardır bu anlatımda. Önce hikayeyi okuyalım sonra işaretleri imleyelim.
AT’IN HİKAYESİ
“Günlerden bir gün Bolu Beyi ahırlardan sorumlu seyisi Yusuf’u huzuruna çağırır. Bey Yusuf’a kendisi için bir erkek tay seçip yetiştirmesini ister. Yusuf kısa bir süre sonra erkek tayla beyin huzuruna çıkar. Tay alık mı alık. Bakımsız mı bakımsız. Dokunsan yıkılacak kıvamda. Ama Seyis Yusuf bu tayın Sakarya Nehri boylarında sihirli bir kısraktan doğduğunu bilmektedir. Taya ve soyuna güvenmektedir. Bu gerçeği bilmeyen Bey Tay’ın çirkinliğini görünce deliye döner. Bu kadar çirkin Tay’ı kendisine layık gördüğü için Yusuf’u cezalandırmaya karar verir ve Yusuf’un gözlerine mil çektirir.
Yusuf acılar içinde eve döndüğünde onu karşılayan oğluna zalim Bey’in kendisine yaptıklarını anlatır.
Seyis Yusuf oğluna “Evlat, bir gün sen büyük bir kahraman olacaksın ve bu tay da gümüş renkli bir küheylan olacak. Bundan böyle atının adı Kırat, senin de adın Köroğlu olsun; namınız yürüsün. Ama bunların olması için bu tayın kırk gün karanlık bir mağarada kalması gerekir. Bu süre içinde de bu tay ne güneş görecek, ne de ona göz değecek” der.
Ancak otuzdokuzuncu gün Köroğlu merakına yenilir. Ve açtığı bir delikten atına bakıp sırrın bozulmasına neden olur. Ertesi gün atı babasına götürdüğünde, babası atı şöyle bir yoklar. Atın tırnağında çamur izine rastlar. Babası oğluna at henüz olgunlaşmamış, onu bir kırk gün daha ahıra çek, ama ahıra ışık sızdıran deliği bul ve kapat ki sonucu alalım, der. Oğul babasının dediğini yapar.
Köroğlu ek olarak Kırat’ı 40 gece taşlık kayalık ovalarda 40 gece de vadilerde koşturur. Baba kıratın ayaklarını yoklar ve çamurun tırnağına değmediğini anlar. Kırat öyle bir kıvama gelmiştir ki, ayağı yere basmamakta, adeta uçmaktadır. Eşi benzeri yoktur. Artık Köroğlu Bolu Bey’inin karşısına çıkmaya hazırdır. Karşısına çıkacak her türlü orduyla savaşacak güçte ve donanımdadır. »
Hikaye’de geçen At, insan nefsidir. Nefsi emmaredir başlangıçta. Sevimsiz ve alıktır. Işık sızmayan ahırda kırk gün kalması dervişin nefsini arındırması için geçmesi gereken bir süreçtir. Işık’ın girmemesi ise dünyalık olandan uzak durularak nefsin arınmasını sağlamaktır. Kırk gün dolmadan ışık görmesi eğitim sürecinde ortaya çıkan aksaklıklara göndermedir. Nefsi Levvame (pişmanlık gösteren nefis)tir. Sonuçta ayaklarına çamur değmeyen yumurta gibi bir at ortaya çıkmaktadır. Hem seyis, hem köroğlu, hem de gören bu attan hoşlanmaktadır. Nefsi mutmainne makamına ermek anlamına gelmektedir. Bu makamda Rabbi ondan, o Rabbinden razı olma makamıdır. Rab ona bu durumda seslenir : « Sen Benden, Ben senden razı olarak, gir cennetime, gir salih kullarım arasına. »
İnziva ve sonuçları bu gibi hikayeler aracılığıyla insanımıza anlatılmış ve bu yol teşvik edilmiştir.
