Pazar günü yapılan “Başbakanla el ele” zincir yapma eylemi sonrası arkadaşlarla oturmuş, “eylem”in kritiğini yapmaya başlamıştık. Belsin bölgesindeki tramvay durağından sorumlu olduğunu söyleyen arkadaşlardan biri “ben okçular tepesini terk etmedim” diyerek kendisini savunmaya geçmişti.
Mesele şu: Yaklaşık 20 tramvay durağı Kardeşlik ve İyilik platformuna üye kuruluşlar tarafından paylaşılmış, her bir kuruluş kendisine tahsis edilen durak’ta vakfe edip, zincire bağlantı kurmak üzere görev üstlenmiş. Bazı kuruluşlar bu konuda ya erken davranıp mekandan ayrılmışlar ya da kendilerine tahsis edilen durak yerine Meydan’a akmaya, burada oluşturulan halkaya dahil olmaya çalışmışlar.
Anlayacağınız bir disiplinsizlik durumu yaşanmış. Sözünü ettiğim arkadaş “disiplinsizlik” yapmadığını anlatmak amacıyla İslam tarihinin en hadiseli ve dahi hisseli olayı olan Uhut Savaşı’nın cereyan ettiği alandaki stratejik tepeyi hatırlatan bir gönderme yapmıştı “okçular tepesini terk etmedim” diyerek.
Dostumuzun bu tanımlaması zihnimde yer etmiş olmalı ki, gün boyu hatırımdan çıkmadı. İç dünyamda Defalarca Uhud’u yaşadım, hissettim.
Bu yazı bu süreçte gelişti.
Uhud üzerine tefekkür etmek, dersler çıkarmak, hisseler almak…Ümmet olarak en az yaptığımız şey bu olsa gerek.
Kur’an, Siyer kaynaklarımız, Alimlerimiz biteviye bu konu üzerinde durmuşlar. Okçular tepesi ve bu tepeyi tutmakla görevli okçular üzerine projeksiyonların en güçlüsü tutulmuş ama…Ümmet Okçular’ın düştüğü hataya düşmekten bir türlü kendilerini alamamış.
- Okçular tepesini stratejik bir mevzi olarak işaretleyen Allah Rasulü olmasına rağmen…
- Seçilen 50 okçunun her birinin sahabe olmak gibi bir alameti farikaları olmasına rağmen…
- Peygamber as’ın "Düşmanlarımızı yensek de, düşmanlarımıza yenilsek de siz yerinizden ayrılmayacaksınız" şeklinde kesin, net emri ortada bulunuyorken…
Okçular tepesine yerleştirilen 50 okçudan çoğunluğu “düşman kaçıyor. Ganimetten biz de payımızı alalım” nidasıyla Allah Rasulü’nün kati emrini dinlemediler, unuttular ve yerlerinden ayrıldılar. Bunu gören, zulaya çekilmiş düşman ordusu okçular tepesinin etrafını dolaştı ve Müslüman ordusunu en sağlam olduklarını sandıkları bir noktadan, arkalarından çevirdi ve…olanlar oldu.
Zula’da bekleyen düşmanın korktuğu da zulada bekleyen Müslüman’dır.
Kayseri Kardeşlik ve İyilik platformundaki arkadaşlarıma bu olay üzerinde bir kez daha tefekkür etmelerini salık veriyorum.
Dikkatlerini neden size tahsis edilen tramvay duraklarında bulunmadınız diye çekmek istemiyorum. Ben işin organizasyon ve yönetiliş tarafında değilim, bu işler böyle olur zaten. Asıl dikkatleri çekmek istediğim konu başka ve varoluşsal boyutta.
Bizim içinden geçmekte olduğumuz tarihsel dönem ve olaylar örgüsü bir Medine ortamı mıdır yoksa Uhud’luk günlerden mi geçiyoruz, bunları da şimdilik konuşmak istemiyorum.
İslam ve Müslümanlık adına, Ümmet adına dert taşıyan insanlar belli alanlarda çalışmalar yapmak üzere yol’a çıkıyorlar. Kendi imkan ve kabiliyetlerine göre “durumdan vazife çıkarmak suretiyle” bir alanda faaliyete geçiyorlar. İşte bu faaliyet alanları her bir kurum ve kuruluşun “okçular tepesi” olmalıdır. O faaliyet alanını ne pahasına olursa olsun, zafer de kazanılmış olsa, hezimete düçar kalınmış olsa da terk etmemek en öncelikli görev olmalıdır. Bunu yaparken de herkes kendi kabiliyet ve yeteneğine göre tespit edilmeli; iyi ok atmasını bilenler, uzun süre beklemeyi, hem de sabırla beklemeyi göze alabilenler tepelere okçu olarak dikilmeli.
Sözün özü; “bu iş” ne siyasetle olur ne de siyasetsiz. Amma “bu iş” ilimsiz asla olmaz. Bu ümmete Siyasetçi kadar, Alim, iş adamı, tacir ve mimara da ihtiyaç var. Askere de ihtiyaç var sanatçıya da. Herkes bulunduğu alanı Okçular tepesi bilmeli ve terk etmemelidir. Terk zorunlu ise uygun zamanda nöbet değişimi yapmalı ve alan farklılaşmasının yolu bu vesile ile açılmalıdır.
Bu hususta Tevbe suresi 122. Ayet bize açık işaretler sunmaktadır: “ Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları (biz aktüel olarak bunu siyaset olarak okuyabiliriz.y.y) doğru değildir. Onların her kesiminde bir gurup dinde (dinî ilimlerde) geniş bilgi elde etmek ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.”
Neden böyle olmalıdır? Şundan: Savaşa gidenler ya muhteşem zaferin verdiği bir sarhoşluk hali yaşayabilir ve kibirlerine yenik düşebilirler; ya da elim bir hezimet ve yenilginin yeisine duçar olabilirler. Bu iki durumda da geri dönenleri sagaltacak bir merhamet ve adalet eline ve sesine ihtiyaç vardır. Bu el ve ses Ulema’nın eli ve sesinden başkası değildir. Bizde bu konuma talip olanlar olmadığı için hem zafer halinde hem de hezimet durumunda a normalleşiyor, kendimizi kendimiz bile tanıyamaz bir hal alıyoruz.
“Okçular tepesi” önemlidir. Öncelikle tutacağımız bir “okçular tepe”miz olmalı; sonra da nöbet mahallini ne pahasına olursa olsun terk etmemek lazım, diyorum.
Not:
“ Resulullah (s.a.s) bir savaş meclisi kurarak meseleyi ayrıntılı olarak ashabıyla görüştü. Resulullah (s.a.s) düşmanı şehrin dışında karşılayıp şehri içerden savunmak görüşündeydi. Fakat özellikle Bedir savaşına katılan gaziler hakkında nazil olan övücü ayetlerin etkisinde kalan gençler, düşmanın dışarıda karşılanmasından yana idiler. Düşmanla bir meydan savaşı yapmak istiyorlardı. Resulullah arkadaşlarının isteklerini geri çevirmedi. Bir anlam da istişare ya da mahalle baskısına evet dedi.” Sonuç ise malum…
