İstanbul’un Fethi’nin 560. Yıl dönümünde İstanbul Boğaz’ına yapılacak olan üçüncü köprünün temeli atıldı. Temel atma törenine Cumhurbaşkanı ve Başbakan eşleri ile birlikte katıldılar. Meclis Başkanı da oradaydı.
Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül temel atma butonuna basmadan önce yapılacak olan üçüncü köprünün ismini açıkladı. Şöyle dedi:” Hükümetle, arkadaşlarla görüştük ve bu köprünün isminin Yavuz Sultan Selim Köprüsü olmasını kararlaştırdık.”
Cumhurbaşkanı’nın bu açıklaması şu anlama geliyor: Köprünün isminin Yavuz Sultan Selim olması bir Devlet kararıdır.
Ad koymanın bir devlet kararı olarak ortaya çıkması, beraberinde tartışmaları ve yorumları getirecekti, getirdi de.
Devlet Niçin bu ismi koymuştu?
Bu soru siyasiler tarafından özellikle de CHP tarafından sert bir şekilde yanıtlandı. Yavuz Selim isminin Şah İsmail ve ona arka çıkan Kızılbaşlılarla yapılan savaşın Padişahına ait olmasından Alevilere yönelik bir bakış açısının yansıması olarak okundu. Kılıçdaroğlu Yavuz ismini koyacağına Recep Tayyip Erdoğan İsmi konsa daha kabuledilebilir olurdu, manasında bir açıklama yaptı.
Her konuda olduğu gibi Türkiye medyası da bu isimlendirme üzerinden köprü inşaatını manşetine taşıdı. Hükümet karşıtı yayınları ile ön plana çıkan gazeteler ile yandaş gazetelerin değerlendirme şekli farklıydı. Farklı olması doğal değil miydi? Elbette doğaldı, ama Hükümet yanlısı gazeteler Akit hariç olayı siyasal içerik ve mesajdan arınmış bir dille verdiler. Karşıt gazeteler ise manşetlerinde Alevilik düşmanlığına gönderme yapan cümleler kurdular. İşte onlardan bazıları:
“Hoş geldin Yavuz” derken Yeni Akit, Başbakan ile Yavuz Selim arasında olumlu bir bağlantı kuruyordu.
“Bu Köprü Birleştirmez” derken Taraf gazetesi Sünni-Alevi ayırımını körükler bir dili seçmişti.
“Katliam Köprüsü” derken Cumhuriyet gazetesi Boğaz sırtlarındaki ağaç kesimlerini hatırlatıyor ama Yavuz Selim’in Alevi katliamı yaptığına dair bazı Alevilerin söylemine arka çıkıyordu.
“Boğaz’a Bir Sultan Daha” manşetiyle Milliyet Başbakan’ın Padişah gibi davrandığı yolundaki eleştirilere gönderme yapıyor, “bir sultanımız vardı bir de bu çıktı” diyordu adeta.
“3. Köprü Hilafet’e Yol Oldu” derken Ak Parti bizi Halifelik sistemine götürüyor, “korkusunu” yaymaya çalışıyordu Sol adlı mevkute.
“Osmanlı’nın Temeli Atıldı. Cumhuriyet’e Elveda.” Sözcü’nün bu manşeti diğer tüm manşetleri gibi birilerini tahrik etmeye, harekete geçirmeye matuf bir manşet olarak buradayım, diyordu.
“ Boğaz’ın İkinci Sultanı.” Star, hükümet yanlısı bir yayın politikası izliyor ve Fatih köprüsünden sonra Yavuz köprüsü, boğazda iki padişah adına yapılan iki köprü, diyerek nötr bir pozisyonda duruyordu.
Bana soranlara “ ben olsam ya ıı. Abdulhamit Köprüsü, ya da Sultan Süleyman Köprüsü adını verirdim.” Cevabını verdim. Abdulhamit ismini verirdim, çünkü Haliç ve Boğaz üzerine onca proje çalışmaları yapmış bir sultan. Abdulhamit ismini verirdim, çünkü gerek Türkiye’nin siyasi durumu ve gerek Hükumet’in bu siyasi konjektürde Türkiye’nin çıkış yolu araması çabalarında Abdulhamit siyasetine ihtiyaç duyduğu zaman zaman da bu yola başvurduğu gerçeği ortada.
Sultan Süleyman ismini ise en yatırımcı ve Batı’ya en uzun mesafeli açılım yapan sultan olmasından.
Elbette Devletlilerimizin de bildiği ve vermek istedikleri bir mesajı vardır ve o mesajı vermek üzere bu adlandırmayı yapmışlardır. Bu durumda bize düşen neden başka Sultan değil de Yavuz Sultan Selim adı tercih edildi sorusuna mantıklı ve anlamlı bir cevap aramak olmalı değil mi?
Baştan şunu söylemeliyim: Bu adlandırmada Türkiye içine yönelik, özellikle de Alevilere yönelik bir mesaj katiyen yoktur. Ad koyanlar bunu düşünmemiş olabilirler ama Aleviler’in bu adlandırmadan “nem” kapmaları doğru değil mi, diye sorulabilir? Bu pozisyonun haklı olabilmesinin ve benim onları anlayabilmemin tek şartı vardır. O da şu: Bazı Aleviler 500 yıl önce yapılan bir savaşta Yavuz’un hışmına uğramışlarsa, O’na sempati duymayabilirler. O’nun adını duymak istemeyebilirler. Ama O bazı Alevilerin 50 yıl önce 50 binden fazla masum Alevi’nin Dersim’de katledilmesine ses çıkarmamaları. Bu katliama imza atan isimlerden ve partilerden bırakın rahatsız olmayı, onlara tapacak denli arka çıkmalarını izah edemiyorum ve karşı çıkışlarını samimi bulmuyorum. Yavuz Savaşta Alevilerin bir kısmı ile karşı karşıya gelmiş. Dersimde yaşananlar savaş değil, kıyım. Hangisi daha vahim. Hangisi daha taze?
Gelelim Devlet neden Yavuz Selim ismini üçüncü köprüye ad verdi sorusuna?
Bu sorunun cevabı Yavuz dönemi İslam coğrafyası ve dünya siyaseti okuması ile bulunabilir. Bu okuma bir köşe yazısına sığmayacak denli geniş ve derin analizleri gerektirir.
- Yavuz dönemi, Osmanlı’nın içe kapandığı (çünkü Fatih dışa çok açılmıştı. Devletin biraz soluklanması gerekiyordu. Bu nedenle Fatih karakterinde Cem sultan değil, derviş karakterli II. Beyazıt tahta geçirilmişti.) için gerek Batı’da gerek Doğu’da hareketlenmeler başlamıştı. Yavuz bu hareketlenmeleri durdurmak ve bastırmak için babasını zorlar ama sonuç alamaz. Bu nedenle Sarayı basar ve Babasının tahtına el koyar. Yavuz Batı’ya haddini bildirmek için Doğu’da boy veren tehlikeyi ber taraf etmek ister ve Şah İsmail’in üzerine yürür. Şah İsmail’in eli boş durmaz ve Osmanlı Memalikinde meskun olan bazı Alevi (Kızılbaş) grupları ile temasa geçer ve onları Osmanlıya karşı kışkırtır. Elbette Yavuz’un da eli boş durmamaktadır ve İdrisi Bitlisi ile görüşür. İdrisi Bitlisi’ye Kürt beylerini Osmanlı saflarında toplanmaya ikna etmesini ister. Başarır da. İşte Türkler ile Kürtler bir araya gelince hem siyasal bütünlük sağlanır, hem toplumsal, hem de dinsel. Bu türden bir birleşme 1071’de Bizans’a karşı Sultan Alparslan komutasında gerçekleşmiş ve İznik’e kadar Bizans fethedilmişti. Bu tarihi arkaplanla, günümüzde yürütülen Çözüm ve açılım sürecinde Kürtler ile Türkler arasına kurulmak istenen kardeşlik köprüsüne bir tarihi arkaplan hatırlatması olarak, bu isimlendirme verilmiş olmalı. Yavuz ismi Türklerle Kürtlerin el birliği yaptığının simgesel göstergesidir.
- İkinci bir konjektürel okuma daha yapabiliriz. O da Suriye politikası ile bağlantılı olarak. Malum olduğu üzere Suriye Yavuz zamanında Osmanlı’ya bağlanmıştı. Muhalif güçlerin başarması durumunda da Suriye’nin Türkiye’ye (yeni Osmanlıya) bağlanacağı öngörülüyor.
- Hilafetin Kahire’den İstanbul’a taşınması ile Türkiye’nin İslam coğrafyasında sorumluluk hissetmesinin paralel duygudaşlığına gönderme olabilir.
- İran’a bir mesaj çıkmaz mı? Elbette çıkar.
Çok mu abarttım?
Bilmem.
Buradan bakınca böyle de okunabiliyor…
