Sayın Elitaş anlatmıştı.
MHP ileri gelenlerinden biri Elitaş’ı arar. Kendi aralarında gerçekleşen bir konuşmayı Sayın Elitaş’a aktarır.
Elitaş muhatabına sorar: Anlattıklarını başka meclislerde kullanabilir miyim?
Muhatabı elbette kullanabilirsin diye cevap verir.
Olay şöyledir:
MHP yöneticileri kendi aralarında siyasi değerlendirme yaparlar. Adaylarının performansı hakkında değerlendirmede bulunurlar. Herkes fikrini söyler. Söz sırası o MHP’liye gelir.
“Arkadaşlar hepiniz iş adamlarısınız. Tüccarsınız. Şu adaylardan (yerel seçim çalışması) partileri sözkonusu etmeden soruyorum, herhangi birisi ile ortak iş yapacak olsanız kimlerle ortaklık kurarsınız? Kimlerle seyahat etmek istersiniz? Malınızı emanet edecek olsanız kimlere emanet edersiniz?
Ya da soruyu şu şekilde sorayım: Kız gelin edeceksiniz ya da oğlan evereceksiniz. Yine şu adaylardan ya kız alacaksınız ya da kız vereceksiniz. Hangi adaylarla hısım olmayı tercih edersiniz? Diye sorar ve adayların isimleri karşılaştırılmalı olarak gündeme getirir.
MHP’li yöneticinin bu sorularına o mecliste bulunanların hemen hepsi kendi adaylarından çok Ak Partili adaylarla iş yapmayı, hısım akraba olmayı, seyahat etmeyi tercih edeceklerini söylerler.
Şimdi anladınız mı neden Ak Partili başkan adayları Ak Parti’den daha çok oy alıyorlar? MHP, CHP gibi partilerin seçmenleri yerel seçimlerde Ak Partili adayları tercih ediyorlar?
SEÇMENİ SANDIGA GETİRMEK
Bu saatten sonra kararsız seçmen kaldı mı bilmiyorum. Herkes bir biçimde kararını vermiş olmalı. Kime oy verileceği, ya da verilmeyeceği tartışmasından öte seçmenin sandığa gidip gitmeyeceği asıl mesele olarak ortada duruyor. Türkiye’de seçmenlerin yüzde seksenden fazlası sandığa gider ve oyunu kullanır. Kullanır kullanmasına da yine de sandığa seçmeni yönlendirmek… adayların ve partilerin en çok üzerinde durması gereken husus da budur aslında.
Seçim sonuçları ortaya çıkınca sandıktan beklediği sonucu alamayan parti ve siyasetçilerin şöyle değerlendirme yaptıklarını biliyoruz.
Mevsim bahardı.
Hafta sonu tatil vardı.
Seçmenler pikniğe gittiler, sandığa gitmediler.
Şöyle bir mazeret daha var biliyorsunuz. Bu da Mevsim Yaz olunca piyasaya sürülen bahane:
Bizim seçmenimiz tatiline önem verir.
Mevsim deniz mevsimi. Şimdi onlar sahillerde. Sandıklara iltifat etmiyorlar.
Saydığım iki bahane genelde seçimi kaybeden aday ve siyasi partilerin mazereti olarak söylenir.
Bir de kazanan ama beklediği oyu alamayan parti ve adayların durumu izah etmeye çalıştıkları argümanlar vardır. Bu argümanın en meşhuru şöyledir: “Bizim seçmen sandığa gitmedi. Çünkü kazanacağımız o kadar aşikardı ki, bir benim yokluğum, seçim kaybına neden olmayacağı gibi, varlığım da kazanması için şart değil. Nasıl olsa bir tehlike yok. Ben de sandığa gitmeyivereyim.” Diye düşünmüşlerdir.
Başbakan’ın bu seçimi “Kurtuluş Mücadelesine” denk bir kıvamda görüyor olması ve sesinin son damlasına kadar (Kanının son damlasına kadar kıvamında bir ceht ve azimle) meydanlarda haykırıyor olması seçmene verilen bir kararlılık mesajı olduğu kadar sandığa gitme çağrısıdır da.
Seçmenlerin adaylardan hizmet beklentisi içinde olmaları ne kadar hakları ise, seçmenlerin de sandığa gidip oy vermelerini beklemek de adayların seçmenler üzerindeki en temel beklenti ve haklarıdır. Bu konuda ne seçmenler adayların haklarına tecavüz etsinler, ne de adaylar seçildikten sonra verdikleri sözleri unutarak seçmenlerin haklarını yesinler.
Ne demişler: Sandıkta pusulası olmayanın hizmet beklemede yüzü olmaz.
