Zenginlerin, şan şöhret sahiplerinin en zoruna giden şeylerden biri, sahip olduklarının sebebinin şansa verilmesidir. Verdikleri emeğe, çabaya ve sürekli çalışmaya dayanır sahip oldukları. Yanlış bir şey değil bu elbette fakat bu durum, hayattan şans kavramını tümden atmamıza bir sebep midir?
Şans, hayattan izole edilebilir mi?
Farklı tabirlerle hayatta bir hayalet gibi dolanır oysa ki varlığı şansın. Kahvehanelerdekileri görmüyor mu ki şu şans, kör talih deniliyor sürekli masalarda. Şans dedikleri lotonun kendilerine çıkması mı yoksa sadece?
Ya da körpecik bir kızın, hayatının baharında evlenip de, o evlilik yüzünden hayatının kararmasında mı aramalıyız şansı, ki sürekli denir, talihi bir türlü gülmedi diye... Neden gülmez talih?
Kumarda, piyangoda, her türlü oyunda tamam çıksın şans sahneye. Peki ya şaka götürmeyen hayat sahnesinde?
Bir göz kırpmasıyla hayatlar değişebiliyor. Bir at yarışıyla, bir lotoyla, bir kumarla… Buraya kadar şansı bırakalım şans olarak….
Gelelim hayatın şaka götürmeyen kısmına… Tıkandı Baba’nın hikayesini biliriz hepimiz. Bir padişahı bile şaşkına çeviren, ne kadar yardım etmeye çalışsa da nafile olan Tıkandı Baba… Hikayenin sonunda “Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut” der padişah.
Kader Allah’a imanın şartları arasındadır. Fakat kader, yaratıcı bir gücün, keyfi bir şekilde uygulaması değildir elbette. Kadere iman edenler de, bu şekilde iman etmiyor. Her şeyi bir sebebe bağlayan yaratıcı, elbette kimisine bonkör, kimisine gaddarane davranmıyor. Bu şekilde bir inanca kaymak, bizi eski Yunan Mitolojisine götürür ve bizim imanımız da elbette iman olmaktan çıkar…
Biz de şans faktörünü, kader inancından habersiz bir şekilde yazmadığımızı belli etmek için, şans oyunlarını, kumarı ve benzeri fiiliyatları konu edinmediğimizi başta söyledik. Zira bunlar dibi olmayan bir kuyuya nafile taş atmaktan ibaret. Bir araştırma konusu olamaz, bir yazı konusu da olmamalı zira bu yazı ucuz ve düşük bir edebiyattan öte olmazdı. Belki böyle bir şans faktörü için güzel bir roman yazılabilir fakat bir düşünce yazısı olamaz ve olmamalı…
Gelelim Tıkandı Baba’ya… Neden hayatta bir amaç edinip, o amaç için didinen kimi insanlar, her aşamada bir engelle karşılaşırken, kimileri tereyağından kıl çeker gibi hallediverir meseleyi?
Süreçler aynı değil midir? Neden birilerini o süreçlerde hep güzel atmosferler ve güzel insanlar karşılarken, diğerini huzursuz atmosferler ve aksi insanlar karşılar?
Hatırlıyorum, ben saatlerce çalışıp bir dersi geçmeye çalışırken daha liseli yıllarda, sabaha kadar eğlence peşinde ya da derin uykularla vakit geçiren arkadaşlar vardı. Benden zeka seviyeleri yüksek miydi? Konuları kavrama noktasında çoğu zaman beni yakalamayan bu insanların benden zeka seviyesi olarak yüksek olduklarını düşünmedim hiç… Ben de onlardan önde değildim belki ama onlar da benden önde değildi…
Fakat en çok da üstüne eğildiğim derslerde, ben onca çaba vermişken, bir de bakardım ki o arkadaş geçmiş ve ben kalmışım. Ya da benim büyük bir istekle istediğim bir alanda, öğretmen beni görmemiş onu seçmiştir… Ergenlik fevriliklerine sebep olurdu bunlar. Belki de bundan dolayı, her ağızda sakız misali dolaşan “kader” kavramını derinden düşünmeye başladım…
Şans, herkeste aynı şans değildir desem şu manada derim öncelikle;
Sizin şans dediğiniz bir başkası için bambaşka bir şeydir. Bir kavram olarak şans, son derece görecelidir. Bilimsel bir tabiri, açıklaması yoktur. Olsa da havadadır. Herkes kendine göre bilir şansı, algısına göre giydirir onu…
Yıllar geçti ve şansı izledim. Gördüklerim şu oldu:
Evet, şans birilerine hayatta özel olarak verilir. Bu bir artıdır hayatlarda. Nasıl ki birine güzellik verilmişse ve bir diğerine de güzellikten uzak bir akıl verilmişse, şans da aynı şekilde bahşedilir birilerine. Fakat şans; tek başına güzelliğin bir şey ifade etmeyeceği gibi ya da kullanılmayan kapasiteli bir aklın anlamsızlığı gibi, yerinde ve zamanında değerlendirilmezse yüzünü şansızlığa döner. Diğerlerinde olduğu gibi insanı belki belaya sevk eder…
Şansın özellikle verilmemesi bir şansızlık değildir. Sadece biraz daha dikkat ve çalışma gerektirir. Bu ise bir zarar değil bilakis faydadır insana. Tek başına şansla hiçbir şeyde sonuna kadar gidilemez. Bu ilahi yasalara aykırı bir durumdur zira. “Ben çalışana veririm” demiş Allah ve bu karmaşık gözükmeyen hüküm, hayatını şansız addedenlerin buna sığınıp tembelliğe yol vermesini engellemek içindir.
Yazılmış bir çok kitapta, hayatın her türlü meşakkatine rağmen başarıyı yakalamış kişilerin hayatları konu edinir. Bu bile şansın ehemmiyeti hakkında bize bilgi verir. Bir araştırma yapılsa “gerçek başarıyı yakalayanlar şanslılar mıdır, yoksa tırnaklarını toprağa geçirerek her türlü sıkıntıyla baş edenler midir” diye, eminim ki şansı bonkörce harcayanlar, hayatın fonunda soluk bir renk olarak kalacaktır.
Özetle, “en büyük sermaye akıldır” gerçeğini göz önüne alıp, vazifeyi, yapılması gerekenleri yapmaktır aslolan… Felsefe, sonraya kalmalıdır, ki felsefe bir laf kalabalığından çıkıp, gerçeklerin ve yaşanmışlıkların bir sentezi olsun…
Gerisi laf-ı güzaf….
