Kısa bir şeritken kendisi, bir bıçak darbesi ile kesiklere uğrar. Gördüğünüz epi topu yetmiş, seksen santimdir. Ama yüzlerce kesiği vardır. Kimi yerlerde nokta halindedir o kesikler, kimi yerde üç kimi yerde beş altı santim…
Budur hayatın kendisi… Uzak bir bakıştan çizilen portresi….
Kendisi kısadır, kısa kısa soluklar kuşatır hayatını. Kimileri biraz uzar ama nafile, bir yerde kesilmeye mahkumdur kaderleri…
İnsanoğlu nankördür… Kesin bir hüküm. Yanılmayan bir kaynaktan. Kesiklerin sebebi olmasın bu hüküm?
Biz bu nankörlüğün üstüne çoğu zaman çeşitli isimler altında süngerler çekeriz. Evet, hayat mekaniktir. Kurallar duygu bilmez, işte bu sebeple, her şey uzaktan bir düzen içinde devam eder gözükür.Kimse bilmez üstüne bastığı basamağın öyküsünü. Merdivenler çıkılmak içindir.
Hayatın değerleri belki de böyle böyle oluşur. Her yeni kesik bir önceki kesikten izler taşır. Bir yargı, bir sona doğru verilen tahlil; hayat uç uca eklenen bu tahlillerin bileşkesi…
Görüntüde kısa nefesli soluklar girip çıksa da hayata, arka planda hiçbir kesintiye uğramayan bir hayat vardır. Bütün yüzler orada birbirine bakar. Her olayda bir başka yüzle sohbet halinde olmaktır bu. Torağın altına gömdüklerimizle, kalplerimizden kovduklarımızla ve kalplerinden kovulduklarımızla hep birlikte bir yaşam süreriz arka planda. O arka plan da, ömrün uzunluğuna göre, kimi zaman yetmiş kimi zaman seksen santim, düz, keskin bir çizgidir…
Güveni biliriz, sadakati biliriz, dostluğu biliriz, aşkı bilmişliğimiz vardır, saygı hep baş köşede zaten… Fakat apansız dalıverir, hiçbirinin mantığına sahip olmayan anlık isteklerin nöbeti. Hayatın dümenini bir anlık hevesler, anlamsız saplantılar bir başka yöne çevirir.
İhanet edenlere kızarız ya kendi ihanetlerimiz? Muhasebede denklik nasıl şartsa, hayatta da aldatma, aldatılma zorunluluğunu getirmez mi başa?
“Tuttuğumda el fenerimi kalbime, ihanet ettiğim kendi aksimdi…” Bu da bir başka pencere… Ben sevdiğime sadakatle bağlıydım ama, ihanet ettiğim kendim, ölü bölgesinde beynimin ağlamakta imiş… Onu bir sevgi uğruna feda ettiğimi düşünüp, karanlık yüzüyle karanlık beddualar etmekte imiş…
Pencereler kimi zaman esen bir rüzgarla, kimi zaman hiddetli bir kolla, kimi zaman heyecanla, kimi zamansa kayıtsız, huzurlu ve sakin bir yüzle kapatılır. Tıpkı açılma sebepleri gibi…
Şu her solukta anlamı bir başka olan muğlak sürüklenişin; hayatın, var mıdır aksi ile ispat edilemeyeceği yüzü? Hem karadır o hem de apak beyaz… Hem zemheri ayaz, hem neşeli yaz… Hepsi olduğunu göstermek için almış tüm renkleri içine, hepsi olduğunu göstermek için katmış dört mevsimi peşine…
Peşinen söyleyelim, hayat için söylenebilecek her söz kati olarak yetersiz, eksik ve yanlıştır ve yine peşinen söyleyelim, hayat için söylenebilecek her söz hedefi on ikiden vurmaktır, doğrudur, haktır!
Hangi köşede bir şamar yemişsek yüzümüze, bir değer belirmiştir o anda. Değerlerimiz gardımızdır, değerlerimiz menfaatlerimizdir ve değerlerimiz, bir parça korkmaktır şamarlardan, aşağılanmalardan…
Değerler ne kadar düz bir çizgi ise ve ne kadar tutarlı ise, görece uzun hayatın seyrinde de o çizgiler bu sebepten kesik kesiktir. İlla ki bir yerinde yeriz bir şamar, kim bilir biz atarız çoğu zaman yüzlere… Sahneden çekiliriz ya da iteriz birilerini, derken ani bir bıçak darbesi, bir başka kesiğin olur sebebi… Ağlayıcılar gibi o anda koşar değerler, uzun bir nasihat çekerler…
İşte bu sebeple tutarsız gözüken davranışlarımız, hayat hikayemiz içerisinde aslında tutarlılıklarımızdır. Birbirine tezat düşen ata sözleri gibi, durumlara göre değişir hayat. Bu sebeple anlaşılmaz bir muammadır insan. Belki de bu sebepten bir alemdir her insan…
