Cumhurbaşkanı Wulff “İslâm Almanya’nın bir parçasıdır” derken, eleştiri oklarını hemencecik üzerine çekti. Dergilerin kapağına Müslüman Wulff manşeti, pala bıyıklı ve takkeli müslüman Türk imajı ile yerleştirildi.
Mahalle baskısı bir yana mahalle infazına dönüşen eleştirilere maruz kaldı.
Batı mantalitesi müslümanlara yönelik en ufak bir olumlu çıkışı anında marjinalize etmek ve hatta terörize etmek, dahası anti semitizme kadar götürülen bir linç kampanyasına tabi tutmak üzere mahkum etmeye yelteniyor.
ABD başkanı Obama'nın başına gelenle Wulff'un başına gelen ya da gelecek olanlar benzer bir güdünün yansıması olsa gerek.
Almanya Merkez Bankası Yönetim Kurulu (eski) Üyesi Thilo Sarrazin, Türklerin ve azınlıkların varlığını kastederek ‘Almanya Kendini Yok ediyor’ diye bir kitap yazıyor. Hitler’in Almanları harekete geçiren tezlerinden birisi, Ari ırkının Yahudiler tarafından sulandırılması ve mali olarak da sömürülmesi idi. Şimdi Yahudilerin yerini Türkler ve Hitler’in yerini de Sarrazin gibiler almış gözüküyor. Peki, bu yeni kamplaşmada Wullf gibiler nerede duruyor?
Batı toplumları ile ilgili önemli bir açıklamayı da Alman Başbakanı Merkel yaptı. Merkel "çok kültürlülüğü başaramadık" itirafında bulunuyor.
***
Oysa bize batı toplumlarının başka kültürlere, başka dillere, başka renklere, başka dinlere karşı ne kadar hoşgörülü, ne kadar sevecen ve onların hayatiyetini idame ettirmesi için ne kadar gayretkeş bir medeniyet olduğu hep söylene gelmiş; üstüne üstlük bu tip değerlerden mahrum olduğumuz için kendimizi ve toplumumuzu adeta adam yerine bile koymama garabetine bile düşmüştük.
***
Gerçekte Batı medeniyeti olanca çeşitliliğine, karmaşasına, renkliliğine karşın, olabildiğince tek tipçi; başkasının varlığını yok edici, düzleştirici, hoşgörüsüz bir karakteri vardır. Bu yapısını görmek için makyajını sıyırmak gerekiyor. Son yıllarda, özellikle F. Fukuyama'nın Tarihin Sonu ve Son İnsan tezi ile bu gerçek daha belirgin bir şekilde ilan edilmeye başlandı.
***
Postmodernizmin her dil ve kültüre yaşam alanı açma ve onun da biricikliğine vurgu yapma girişimleri; Liberalizmin serbest piyasa, hür fikir, özgür birey söylemi; Demokrasi'nin bu ilkeleri şemsiyesi altına alma taahhüdüne rağmen Batı Merkel'in itirafı ile söyleyecek olursak Çok kültürlülüğü başaramadı, başaramaz da.
***
Aslında müslümanlık gündeme kendi karekteri ve şahsiyeti ile gelmese başarabilecekler, ama müslümanlığın sıradan dinlerden, basit ideolojilerden farklı bir sisteminin olması bütün kurguyu bozuyor, sistemin sigortasını attırıyor.
***
CAHİLİYE DEVRİ VE BUGÜNÜN BATISI
Biz müslümanların cahiliye devri olarak nitelediğimiz dönem ile Cehaletin babası olarak, Ebu Cehil olarak Peygamberimizin nitelendirdiği Ebul Hakem'in durumunu ele alarak bugünkü Batı'ya bir projeksiyon tutabiliriz.
Bizim Cahiliye dönemi olarak bildiğimiz dönem tarihin, bugün bile kaydetmediği en liberal ve en demokratik toplumsal yapısına sahipti.
Şöyle ki: Bölgede bulunan her inanç grubu kendi inancının simgesi olan değeri (putu) Kabe'de bulundurma hakkına sahipti. Yani kimsenin inancı hor görülmez ve o toplumda temsil hakkı tanınırdı.
Ticaretin sekteye uğramaması adına Haram aylar denilen aylar icat etmişlerdi. Ticaretin yolu tıkanmazdı. Kervanlar gelsin diye, müşteriler kaçmasın diye oldukça ikram sahibi Mekke yöneticileri vardı.
Mekke ticaretin kalbi konumundaydı, cazibe merkeziydi. Tüccara izzet ikram bol, dindara ibadet etmenin önü sonuna kadar açıktı.
Mekke'de yaşayan her kabile, şehrin yönetiminde temsil hakkına sahipti. Mekkelilerin temsil sorunu yoktu. Darun Nedve'de tam bir demokratik şölen yaşanırdı. Mekke sokaklarında Liberalizim futursuzca at koştururdu.
***
Peygamberimizin Ebu Cehil olarak tesmiye ettiği Ebul Hakem, hikmetin babası olarak toplumunda nam salmış, devrin parmakla sayılır okuma yazma bilen bir kaç kişisinden biri idi.
Durum bu merkezde iken ne olduda müslümanlar döneme Cahiliye dönemi, Ebul Hakem'e Ebu Cehil dediler?
Ve tarihin en anlamlı mücadeleleri o devirde o topraklarda yaşandı.
***
Çünkü müslümanlık sıradan bir din değildi. O biricikti ve hakikatin yegane temsilcisiydi. Bu iddiasından da vazgeçemezdi. Geçmedi de. Hicaz bölgesinin inanç coğrafyasını yansıtan 360 puttan bir put olmak istemedi. Yani asimile olmadı, entegrasyon tekliflerine yanaşmadı. Sizin dininiz size, bizim ki bize, anlayışını getirdi. Bu farklılığa tahammül edemeyen Cahiliye toplumu ile uzun bir mücadele böylece başlamış oldu.
***
Günümüze dönecek olursak. Batı'nın tarihi tecrübesinde (Roma'yı şimdilik bir kenara koyarak söylemek istiyorum) çok kültürlü bir yapı yoktur, çünkü şehirler yoktur.
Çok kültürlü, çok dinli yapılar şehirlerin kaldırabileceği sosyal yapılardır. Batıda şehirler sanayi devrimi sonrası oluşmaya başladı.
Batı'da batılı gibi olmayan ve yaşamayan insan kümeleri bu döneme kadar sadece köleler idi. Ve köleler Batılı insanın toleransı çerçevesinde, tahammülü elverdiğince yaşayabilirlerdi. Üstelik herhangi bir sosyal, kültürel ve siyasi bir talepte bulunmaksızın.
***
Batı ikinci dünya savaşı sonrası yeni bir yabancı kültür ve dindarlarla karşılaştı. Yabancı İşçiler. Yabancı işçileri modern köleler olarak algılayıp, kabul etti. Zaman içinde bu işçilerin işçi statüsünden çıkıp, kimileri patron sınıfına atlaması ve Batı kültürel ortamının yok edici ve düzleştirici saldırılarına karşı durarak kimliğini koruması, Batı'nın dengesini bozdu. Çünkü bu yabancılar ne kölelere benziyordu, ne de işçi olarak kalıyorlardı.
Müslümanlığın Mekke semalarında doğuşuna benzer bir biçimde, Güneş sanki Batı'dan doğuyordu.
***
İşte bu noktada Batı tüm hoşgörü, liberalizim, demokrasi iddialarını bir kenara çekerek, müslüman işçi, göçmen ve Avrupalı üzerinde demoklasin kılıcını sallamaya başladı. Kendi putlarını kendisi yemeye başladı.
Çünkü Batı'nın defterinde Hoşgörü yoktur, tolerans vardır. Tolere etmek varlığından hoşnut olmak değil, varlığına bir nedenle katlanmak, tahammül etmek demektir.
Bizim şehirlerimiz taarruf etmek üzere kurulmuştur (bilşip, tanış olmak), onların şehirleri Tahammül etmek üzere kurulmuştur (canları sıkılınca yok etmek üzere, işine geldiğin müddetçe varlığına katlanmak).
